ANNEMİZİN DUA OKUDUĞU SU…

Dr. MASARU EMOTO  ve  SU KRİSTALLERİ  MUCİZESİ


Su!  Üzerinde yaşadığımız dünyanın büyük bir bölümü sudan oluşmuştur, aynen  bizim bedenlerimiz gibi.Ancak,  öncü bir Japon araştırmacının su ile ilgili olan fotoğraflarla doküman haline getirilmiş şaşırtıcı keşfini öğrenene kadar  biz su hakkında çok az şey biliyorduk.    Bu keşif  bize bilmediklerimizi öğretti ve üzerinde yaşadığımız dünyanın en kıymetli kaynağı  ile ilgili olarak yeni bir şuur seviyesine ulaşmamızı  sağladı.Dr.Masaru Emoto 1943 yılında Japonya da doğdu uluslarası ilişkiler ağırlıklı olarak aldığı üniversite eğitiminden sonra ikinci bir üniversite eğitim aldı ve Alternatif Tıp Doktoru oldu.  Su kristalleri fotoğraflarını ‘’Suyun Verdiği Mesajlar’’ isimli iki kitabında yayınladı ve bu kitaplar tüm dünyada 400 bin adet sattı.

Dr.Emoto’nun su araştırmasını bu kadar popüler kılan nokta ise onun bu araştırma ile ispat ettiği düşünce ve duyguların fizik realiteyi etkilediği gerçeğidir.  Aynı yerden alınan su örneklerine yazılı ve sözlü kelimelerle veya  müzikle  değişik niyetler, düşünceler yönlendirildiği, odaklanıldığı zaman ‘’su kendi ifadesini değiştimektedir’’.

Temel olarak Dr.Emoto suyun ifadelerini yakalamayı başarmıştır.  Geliştirdiği teknikte çok soğuk bir odanın içinde son derece güçlü bir mikroskop ve çok yüksek hızlı bir fotoğraf çekim şekli uygulamıştır. Bu teknikle henüz oluşmuş donmuş su kristallerini fotoğraflamıştır. Ancak, değişik bölgelerden alınmış su örneklerinin hepsi kristalize olamamaktadır. Örneğin, çok kirli nehirlerden alına su örnekleri sadece suyun içinde bulunduğu hali, durumuu gösterirler.

Dr.Masaru Emoto donmuş suda oluşan kristallerin kendilerine belirli düşünceler yoğun olarak yönlendirildiğinde değişiklik gösterdiğini keşfetmiştir (düşüncenin şekline göre su kristalleri değişiklik gösterir).

Yapılan deneyler sonucunda çok temiz kaynaklardan gelen su örneklerinin ve kendilerine sevgi dolu sözcükler söylenen su örneklerinin  aynen kar tanelerinin modeline benzeyen çok parlak, yoğun motifli, simetrik  ve çok renkli desenler oluşturdukları görülmüştür.

Buna karşılık çevre kirliliğinin çok olduğu bölgelerden gelen su örnekleri veya negativ düşüncelere maruz bırakılan su örnekleri ise koyu renkli, asimetrik ve tamamlanmamış motifler oluşturmuşlardır.

Bu araştırmanın ve keşiflerin sonuçları bizim üzerinde yaşadığımız dünyayı ve kendi sağlığımızı nasıl positiv olarak etkileyebileceğimizi  göstermiş ve devrim niteliğinde şuursal bir farkındalık yaratmıştır.

Dünyanın her tarafından konferanslar vermek üzere davet edilen Dr.Emoto Japonya, Avrupa ve Amerika da canlı deneyler yapmış ve düşüncelerimizin, davranışlarımızın, duygularımızın çevre üzerinde ne kadar derin etkileri olduğunu göstermiştir.

Bu konu ile ilgili olarak  Amerikan Holistik Tıp Derneği Başkanı ve aralarında ‘’Kutsal Şifacılık’’ isimli kitabı da olan 295 yayını olan  Dr.Norman Shealy şu yorumu yapmıştır:

‘’Dünyanın yarısı sularla kaplıdır ve bizim vücudumuzun dörtte üçü de sudur. Su,  bizim içinde yaşadığımız dördüncü boyutla ruhumuzun beşinci boyutu arasındai bağlantıyı  temsil eder.  Bundan evvel pek çok çalışma,   şifacıların hidrojen birleştirmeleri  veya  suyun infrared ışınları emmesi  ile ilgili gözle görünmeyen etkilerini meydan çıkartmıştır.  Ancak, bu çalışmaların hiçbirisi Dr.Emoto nun zarif çalışması ile boy ölçüşemez.  Düşünce ve güzelliğin etkisi bundan evvel bu kadar iyi bir şeklide hiç anlatılamamıştı.’’

Naturally Well mecmuasının editörü olan Marcus Laux ise şöyle bir yorum yapmıştır  ‘’Galile, Newton ve Einstein gibi Dr. Emoto’nun net vizyonu bize hem kendimizi hemde evreni farklı bir şekilde algılamayı göstermiştir. Burada bilim ve ruh birleşerek bizim dünyayı algılayışımızla ilgili inkar edilemeyecek bir kuantum sıçraması yapmış, sağlığımızı kazanarak nasıl huzur yaratabileceğimizi göstermiştir.’’

Bütün bunlara ek olarak  şimdilerde  yeni bir çalışma yapan Dr.Emoto  bunu Islam dünyasına hediye edeceğini bildirmiştir.  Bu çalışmada Allah’ın 99 ismi su örneklerinin üzerine yazılmakta ve oluşturdukları su kristali fotoğraflanmaktadır.  Buna örnek olarak ‘’Adl ve Muksit’’ isminin yazılmış olduğu suyun oluşturduğu kristalin resmi Dr.Emoto’nun web sayfasında yayınlanmaktadır.

Kaynaklar: Dr. Emoto web sayfası www.masaru-emoto.net/english/entop.html
www.whatthebleep.com

 

Dr. EMOTO ve HADO FELSEFESİ

 www.hado.com’dan derlenmiştir

Araştırmacı Dr.Masaru Emoto Tokyo da bulunan Hado Enstitüsünün başkanıdır.  ‘’Hado’’ fenomeni  ile ilgili yazdığı pek çok kitap vardır.  Japonca da bu kelimeyi meydana getiren iki hece ‘’dalga’’ ve ‘’hareket’’ anlamına gelmektedir.

Aşağıda ki tanım ise Dr.Emoto tarafından yapılmıştır ve suyun tabiatı ile ilgili olarak pek çok keşif yapmasına vesile olmuştur.

Dr. Emato ya göre Hado tüm maddede atomik seviyede görülen titreşim desenine verile isimdir  ve bunun temeli de insan şuurudur.

Yıllar geçtikçe ve Dr. Emoto nun teorisi kabul gördükçe Hado anlayışıda bütün Japonya da yaygınlaştı. Öyle ki bu kelime günlük konuşma dilinin bir parçası oldu. ‘’Buranın hado su çok düşük haydi gelin buradan ayrılalım’’.  ‘’Gelin çevremizin Hado sunu değiştirelim.’’  İşte  bu tip konuşma şekilleri özellikle Emoto’nun devrim yaratan su kristalleri ile ilgili çektiği fotoğrafların yayınlanmasından sonra  Japonya da çok yaygınlaşmıştır.

Ancak, resimleri sadece kristalize olmuş bir su molekülü olarak düşünmemek lazımdır.  Dr.Emoto yu Hado fenomeninin öncüsü yapan şey onun DÜŞÜNCE VE DUYGULARIN FİZİK REALİTEYİ ETKİLEDİĞİNİ İSPAT ETMİŞ OLMASIDIR. 

Yazılan ve söylenen kelimelerle değişik hado=titreşimler meydana getirmekte ve hatta müzik dinletildiği zaman da su ‘’ifadesini değiştirmektedir.’’ 

Örneğin insan şükran duygusunu ifade edince bu hemen suya yansımaktadır.

Bu konu ile ilgili sıkça sorulan sorulara ve cevaplarına aşağıda yer verdik:-

Soru: Su kristali bize ne anlatıyor?

Cevap: Su kristalleri meydana gelen titreşimlerin deseni ve görüntüleridir.  Genelde positiv titreşimler güzel bir şekilde oluşmuş su kristalleri meydana getirirler ve kristalizasyon oranı negative titreşimlerin meydana getirdiklerinden daha fazladır.

Soru: Su kristalleri neden çeşitli kelimeler ve onların manalarına bağlı olarak değişiklik gösteriyorlar.?

Cevap: Bütün lisanlar  tabiatın titreşimlerinden meydana gelir.  Ebeveynlerimiz ve öğretmenlerimizden tarafından eğitildikten sonra biz tabiatın lisanını konuşmaya başlarız.  Ancak, biz küçük yaşlarda onların konuştuğu lisanı nasıl öğrenebildik?   Muazzam büyüklükteki tabiatın titreşimi bizi bu sorunun cevabına yönlendirebilir.  Positive titreşimler güzel sözleri yarattı ve negativ titreşimler ise negativ kelimeler yarattı. Bu evrenin en temel prensibidir.

Soru: Şayet suya önce negative bir söz olan ‘’beni rahatsız ediyorsun’’söylenip ardından tekrar ‘’Sevgiler ve teşekkürler’’ gibi bir ifade söylenirse su gene güzel kristaller oluşturabilirmi?

Cevap:Evet, oluşturabilir. Özellikle ‘’Sevgiler ve teşekkürler’’ gibi bir kelime yaptığımız araştırmalara göre en güzel su kristalini oluşturmuştur.

Soru: Hangi tip su insanlara en uygun olanıdır?

Cevap: Birlikte kendinizi en rahat hissettiğiniz su. Kendinizi su ile yanyana koymaya çalışın. Öyle ki, biz su çeşitleriniz arasından seçim yapabilir ve kendimize en uygun olanını bulabiliriz. Suyu aynen bir erkeği veya kadını sevdiğimiz gibi sevmeliyiz.

Soru: ‘’Suyun verdiği Mesajlar’’ isimli kitabınızda delillerle sabit olan bir fotğraf kolleksiyonu var. Bundan da şu sonuca varabiliriz;  hayvanlar, bitkiler, insanlar, organik veya inorganik herşey, kısacası tüm varlık birbirleri ile olan ilişkilerinde muhteşem bir ahenk içindedirler. Diğer taraftan inanıyorumki aynı deneyi tekrar tekrar yapmakta sonuçların aynı veya farklı olup olmadığını görmek açısından büyük fayda var.

Cevap: Evrenin sürekli bir akış içinde olduğu söyleniyor. Bu dakika bir sonraki dakikada burada olamaz. Bu bağlamda su kristalleri de aynı sonucu vereceklerdir, ancak deney yapılan ortam aynı kalırsa beklediğimiz gibi aynı sonuçları alırız.  Bu yüzden  kelime deneyleri için el yazısı değilde basılmış harfler kullanıyoruz. Tabii daha kapsamlı bir görüş bildirmek için daha fazla deney yapmamız gerekiyor.

Soru: şayet DNA ve insan dokusunun ve virüslerin kelimelere reaksiyon  verdiğini bilseydik bunu tedavi amaçlı kullanabilirmiydik?

Cevap: İnsan bedenin yapısı 42 octavdan meydana gelmiştir ve bu frekanslarla ifade edilebilir. Bu da demektirki hem bakteriler hem de mitokondri bu skalada yer alırlar.  Şayet, biz, bunlara denk gelen uygun frekansları yayabilirsek  o zaman bir iletişim imkanı doğabilir.  Zaten şimdi de pek çok insan alternatif tıp uygulamalrı yapıyor, ama bu teori hakkında bilgileri yok. Zaten DNA ve virüslerin yüksek frekans seviyelerinde yer aldığını gördüğümüze göre bu konuda önemli olan şuurumuzu nasıl yönlendireceğimizdir  frekansları konuşmaktansa.

Soru: Su da benlik veya rahatsızlık duygusu varmıdır?

Cevap: Sonuç olarak su da benlik veya rahatsızlık yoktur. Ancak, suyun misyonu bizim düşüncelerimizi veya önlerindeki herhangi birşeyi taşımak ve çok boyutlu bir nakliyeci olarak davranmaktır.  Su, sürekli olarak verilen bilgileri kopyalar. Su kristali fotoğrafına baktığımızda ilk etapta suyun şuurlu olduğunu düşünürüz. Bu durumda su, projeksiyon yapan  bir yansıtıcı ve ayna görevini yapan tek şeydir.

YAHUDİ PADİŞAH VE FİTNECİ VEZİRİ…

 Mesnevide açıklanan bu hikaye gerçektir, ve aziz pavlus dur…Tanıdık geldimi?..

YAHUDİ PADİŞAH VE FİTNECİ VEZİRİİçerik

 Eski zamanlarda Yahudilerin zalim bir padişahı vardı. Hz. İsa (a.s) düşmanıydı. Hristiyanları çeşitli eziyetlerle yakar, yandırır ve öldürürdü.

Şaşkın padişah, Musa ile İsa’nın (a.s) ikisinin de Allah (c.c) yolunda yürüyen peygamberler olduğunu bir türlü kabullenemiyordu.

Bu padişahın kendisinden de kötü, düzenbaz, hilekar ve fitneci bir veziri vardı. Hile yaparak akan suyu bile durdururdu.

Bir gün padişaha, “Padişahım, Hristiyanlar canlarını kurtarmak için dinlerini gizliyorlar. Hem öldürmekle de bunlarla başa çıkılmaz” dedi. Padişah, “söyle bakalım, bu Hristiyanlığın yayılmasını ve Hristiyanların çoğalmasını nasıl engelleyeceğiz? Gizli ve açık dünyada Hristiyan kalmaması için gerekli tedbiri alalım” dedi.

Vezir bunun üzerine hile dolu planını anlattı.

“Padişahım! Güya bana kızarak, kulağımın ve elimin kesilmesini, burnumun ve dudağımın yarılmasını emredin. Sonra da beni idam etmek için dörtyol ağzında bir idam sehpası kurdurun. Tellallar çıkartarak halkı toplayın. Son anda sizin kıramayacağınız biri benim affımı sizden istesin. Bunun üzerine si de beni uzak bir yere sürgüne gönderin.

Böyle yaparsan Hristiyanlar benden şüphelenmez. Ben de rahatlıkla aralarında fitne ve fesadımı yayarım. Gittiğim yerde onlara derim ki: ‘ben gizlice Hristiyan olmuştum. Padişah bu sırrımı öğrendi. Bana bu zulmü yaptı. Eğer İsa aleyhisselamın manevi yardımı yetişmeseydi Yahudiliğinden dolayı beni öldürecekti. Ben Hz. İsa’nın uğruna canımı, başımı vermeyi minnet sayarım. Onun dininin bütün bilgilerine sahibim.

Hristiyanlığın cahillerin elinde kalmış olması, bana büyük ıstırap veriyor. Üzülüyorum. Belimize Hristiyanlığın kemerini bağladığımızdan beri, Yahudilikten kurtuldum. Allah’a ve İsa’ya şükürler olsun. Bu hak dinin yol göstericisiyim. Ey insanlar, devir İsa’nın devridir. Onun dininin emirlerini candan ve gönülden dinleyiniz diyerek vaazlarıma başlarım.”

Padişah vezirin bu düzenini akıllıca buldu. Çok hoşuna gitti. Derhal istediklerini yerine getirdi. Veziri Hristiyanların çok olduğu bir bölgeye sürdü. Halk vezirin başına gelenlerden dolayı çok şaşırdı. Vezir sürüldüğü yerde halkı dine davete başladı.

Hristiyanlar azar azar onun çevresine toplandılar. Vezir onlara gizlice İncil’in namazın sırlarını anlatıyordu. Görünüşte Hristiyanlığın emirlerini anlatsa da anlattıkları Hristiyanları tuzağa çekmek için bir yemdi. İmansız vezir badem ezmesinin içinde sarımsak saklar gibi, din nasihatçiliği yapıyordu. Sözleri, içine zehir katılmış şeker şerbeti gibiydi. Gerçek Hristiyanlar, o sözlerin altındaki acılığı hissediyor ama tam çözemiyorlardı.

Cahil ve anlayışı az olan insanlar, gönüllerini hilekar vezire tamamıyla kaptırmışlardı. Vezir Hz İsa’nın yeryüzündeki vekili, sözleri de boyunlarında birer halkaydı artık. Vezir, kısa zamanda bir emriyle ölüme gidecek kadar kendisine bağlı, yüz binlerce hristiyanı etrafına topladı.

Aradan tam altı sene geçti. Yapılan plan adım adım uygulanırken, padişahla vezir arasında gizlice haberleşmeler yapılıyordu. Padişah bu işi bir an önce bitirmesini isterken, vezir padişahtan biraz daha sabretmesini diliyordu.

O dönemde, Hz İsa’nın kavminin başında yöneticilik yapan on iki emir vardı. Bu emirlerin hepsi de vezirin tuzağına düştü. Ona inanıyor ve güveniyorlardı. Onun için ölmeye bile hazırdılar. Samimiyetinden hiç şüphe etmiyorlardı.

Vezir bu arada her emir için hrıstiyanlığın ilkelerini anlatan on iki kitapçık hazırladı. Her kitapçık birbirinden ayrı hükümlerle doluydu. Dinin emir ve yasakları birbirini tutmuyordu.

Kitapçığın birinde riyazet ve açlığın tövbenin esası, Allah’a dönüşün şartı olarak bildirilirken, diğerinde açlığın insana bir fayda getirmeyeceği yazılıydı. O kitaba göre cömertlik Allah’ bulmak için yeterliydi.

Bir diğer kitapta aç kalmanın cömertliğin de Allah’a şirk koşmak olduğu ifade ediliyordu. O kitaba göre de her şeyi başı Allah’a tevekkül ve teslimiyetti. Bir başka kitapçıkta da diğer kitapçıktaki belirtilen düşüncenin tamamen zıddına, kulun yapması gereken şeyin hizmet ve ibadet olduğu, ibadetsiz ve hizmetsiz bir tevekkülün suç olduğu belirtiliyordu.

Hilekar vezirin hazırladığı, bu kitapçıkların hiçbiri birbirine uymuyordu. Birinde yapılması tavsiye edilen şeyler diğerinde yasaklanıyor, suç kabul ediliyordu.

Vezir bir müddet sonra hilesinin gereği olarak vaaz ve nasihati bırakarak yalnızlığa çekildi. Kırk elli gün halvette kaldı. Kendine inananları ayrılık ateşiyle yaktı. Halk, onun insana huzur veren halinden, güzel konuşmalarından, sohbetinin zevkinden uzak düşmekten, deli divane oldu. Yanına vardılar ve yalvarıp yakardılar, sızlayıp dövündüler. Gözleri görmeyen bir ama gibi yolun ortasında rehbersiz kaldıklarını bildirdiler. Vezir onlara, “Ruhum dostlarımla beraber fakat halvetten çıkmama izin yoktur” dedi. Kendisine inananlar, “Ey kerem sahibi! Senden ayrı düşünce, biz her şeyimizi kaybettik, gönüldende dinden de yetim kaldık. Bir kusurumuz varsa affedin. Bize cefa çektirmeyin” dediler. Vezir, “bana inanıyor ve güveniyorsanız, kemalatımı kabul ediyorsanız neden ısrarcı oluyorsunuz? Ben gönlümün halleriyle meşgul olmak istiyorum” dedi. “Ey vezir! Senin kemaltını inkâr etmiyoruz. Senden eyrı düşmenin ıstırabıyla, gözlerimizden yaşlar akıtarak yalvarıyoruz” dediler. Vezir onlara halvete girdiği yerden şöyle seslendi:

Hz İsa’dan bana emir geldi ve, “Bütün dostlarından, yakınlarından ayrıl ve yalnız kal” dendi.

Vezir sevenlerinin yalvarıp yakarmalarına, ah edip inlemelerine aldırmadı. Halvetine devam etti. Bir müddet sonra da emirleri yanına çağırttı. Her biriyle ayrı ayrı görüştü ve her birine, “Benden sonra yerime sen geçeceksin. Hristiyanlığı insanlara sen anlatacaksın. Hak dinin senden başka temsilcisi yoktur. Yalnız ben hayatta olduğum sürece bu sırrı kimseye açıklamayacaksın” diyerek ellerine yazmış olduğu kitapçıklardan birer tane verdi. Kitapçıklar hususunda da şu tembihte bulundu:

“İsa aleyhisselamın insanlığa getirdiği gerçek Hristiyanlık bu kitapçıkta yazılıdır. Sana verdiğim bu kitabın dışındakiler yanlıştır.”

Daha sonra vezir kırk gün kapısını kapadı. Kırkıncı günde kendisini öldürdü.

Halk onun ölümünü duyunca, mezarının başı kıyamet gibi oldu. Kabrinin başında bir ay oturdular, ağlayıp inlediler, matemini tuttular. Matem acısı hafifleyince halk dedi ki:

“Ey emirler! Vezirin yerine sizlerden kim geçecek? Bize bildirin ki, ona uyalım. Elimizi, eteğimizi ona teslim edelim. Batan güneşimizin yerine bir mum olsun.” On iki gurubun liderlerinden bir emir ileri atıldı ve, “O büyük insan, yerine vekil ve halife olarak beni bıraktı. İşte elimdeki bu kitapçık sözlerimin delilidir” dedi. Bir başka emir, “Hayır, gerçek halife benim” diye ortaya çıktı. On iki emir de gerçek halife ve vekilin kendisi olduğunu iddia ediyordu. Her emirin elinde bir kılıç, diğerinde kitapçık vardı. Sarhoş filler gibi birbirlerine saldırdılar. Her emir peşindekilerle birlikte halifelik mücadelesine girişti. Savaştılar, vuruştular yüz binlerce Hristiyan öldü. Kesik başlardan kuleler oluştu.

Böylece vezirin ektiği fitne tohumları yeşerdi. Hz İsa’nın dinine inananlar arasında ayrılıklar meydana geldi. Vezir de canı pahasına muradına ermiş oldu.
GÜZEL RUMİ

Rezonans Fenomeni

 Hoş geldiniz konular sıkıcı ve ağır gibi gözükmekle beraber düşünce çağına giriş ile ilgili elzem bilgiler ihtiva etmektedir,lütfen sabırla okuyunuz,okuma bitince artık siz asla eski siz olmayıp bir şeyleri hayatınızda değiştirmeye başlıyacaksınız ve bunu büyük bir keyifle izliyeceksiniz,yazılarıma daha basit anlatım ve örneklerlede devam edeceğim sağlıcakla ve huzur içinde kalın,sevgilerimle.m.uraz

Enerji hiçbir şekilde yok olmadığı için, her düşüncenin evreni bir yönde şekillendirdiğini de kabul edebiliriz…secret_kitabibu sebebler binlerce yıldır bilinmesine karşın, hep kuşkuyla karşılanmış ve bilimsel kanıtlardan yoksun olduğu ifade edilmiştir… Bugün eğer “Sır” adlı bir kitap milyonlarca satıyorsa bunun nedeni Kuantum Fizik alanında süregelen bilimsel araştırmaların olumlu olarak kabul edilmesinden kaynaklanmaktadır…

 

Evet, “benzer benzeri çeker” ve “benzer benzeri çözer” kavramları bir anlamda “rezonans” fenomenini ifade ediyor… Çünkü rezonans olayında hem çekim hem de artan titreşim ve salınma genliği nedeniyle enerji birikimi vardır… İşte bu enerji birikimi düşüncelerimizin frekansını yükselteceği gibi, bedenlerimizde oluşabilecek enerji blokajlarını da çözebilir… “Benzer benzeri çeker” kavramında çekimin nedenleri içinde evrendeki doğa güçleri olan yerçekimi, elektrik enerjisi ve elektromanyetik alanları vardır… İnsan organizmasındaki kutupsal aktivite yasası da bu oluşumların bir parçasıdır… Düşünce gücü ile “benzer benzeri çeker” kavramını kullanarak, dualarımızı ve arzularımızı gerçekleştirebilmek mümkün olabilir… Olumlu düşünürsek olumlu oluşumları, sevgi vererek sevgiyi, şefkatli ve iyiliksever bir insan olarak çevremizdeki insanlarda şefkat ve iyi yürekliliği bulabiliriz…

 

Fakat aynı anlayış prensibi içinde, olumsuz düşünürsek olumsuzlukları, kötülük ederek kötülüğü kendimize çekeceğimizi, kalp kırarak kalbimizin kırılacağını, suç işlersek cezasını da er geç göreceğimizi ifade eden İlahi Adalet anlayışını da gözardı etmemeliyiz… Olumlu rezonanslarla bedenlerimizin enerji depolarını doldurur, her problemle, her sorunla, her dengesizlikle, her hastalıkla, yüksek enerji frekansımız sayesinde baş edebiliriz… Homeopati ve Biyolojik rezonans’ta kullanılan “benzer benzeri çözer” ilkesi ise bize sağlık konusunda önemli bir yol gösterici olacaktır… Bu yöntemle uygulanan terapilerin desteğiyle, bedenlerimizde yaşam enerjisinin akışını aksatan enerji blokajları çözülebilmektedir…

 

Ve özellikle konvansiyonel tıbbın çaresiz kaldığı kronik hastalıklar olan ağrı, migren, alerji, gıda duyarlılığı ve fonksiyonel bozukluklar gibi diagnostik değerlendirmeler bilimsel bir ifade kazanacaktır… Kuantum anlayışında önce düşünce ve tasarım vardır, sonrasında iş ya da hareket oluşur… Bütünsel bakış açısına sahip her birey bu gerçekleri fark etmeli, kabul etmeli ve uygulamalıdır…

 

REZONANS

 

Özetlersek, başlangıçta Sır’rı çekim yasası olarak ele aldık… Sonra “Benzerler Kanunu” (Law of Similars) ilkesinden olan, “benzer benzeri çeker” ve “benzer benzeri çözer” kavramlarından söz ettik… Çekim yasasının, insanın manevi ve maddi yaşamında ve sağlığı konusunda önemli bir “sır” taşıdığını örneklerle anlatmaya çalıştık… Ve bunun toplumda da kabul gördüğünün altını çizdik… Fakat galiba dikkatimizden kaçan bir boşluk vardı, o da bu “sır” olarak adlandırdığımız çekim yasasının ne olduğu idi… Belki çoğumuz çekim yasasını “yerçekimi” gibi basit bir fenomen olarak algıladı ve bu nedenle bu boşluğu sorgulamadı… Bunun nedeni ise, konuyla ilgili yeterince bilimsel çalışma yapılmamış ve önemi göz ardı edilmiş olmasından kaynaklanabilir… Oysa, çekim yasasının arkasındaki neden ne idi?

 

Araştırma ve değerlendirmelerimiz bizi, Sır’rın Sır’rının bir “Rezonans“ fenomeni olduğuna ulaştırıyor… Rezonans, rezonans özelliği taşıyan enerjinin değişik frekanslarda maksimum manyetik salınma büyüklüğüne gelmesidir… Rezonans’ı “Benzerler Kanunu”nun önemli bir ilkesi ve asırlar öncesinden bu yana kullanılan Homeopati olayının nedeni olarak da ifade ettik… Başlangıç noktamız Homeopati idi çünkü Homeopati’nin eski Yunanca’dan gelen bir sözcük olduğunu ve bunun “hastalığın benzeri ile tedavisi” anlamına geldiğini vurguladık… Çekim yasasının “sır” olduğunu, Sır’rın Sır’rının da “rezonans” olduğunu kabul ediyorsak, rezonans’ın ne anlama geldiğini hepimizin kavrayabileceği bir tarzda açıklamak faydalı olacaktır… Rezonans, sistemin doğal frekanslarının dışarıdan aynı frekansta gelen bir etken tarafından uyarıldığında meydana gelen şiddetli frekanstır… Aynı şiddette doğru gelen frekansın yapıcı yada uyarıcı, ters gelen frekansın ise yıkıcı yada bozucu etkisi vardır… Bilgi transferi sadece aynı frekansta titreşen dalga boyları arasında oluşur… Yapı sadece aynı frekanstaki bir mesajı alır ve anlayabilir… Telsiz, radyo, TV mantığında olduğu gibi sadece aynı frekansta olan alıcı ve vericiler arasında bilgi transferi mümkündür… Her titreşim bir bilgi taşıdığına göre diğer enerji formları da bilgi gönderirler…

 

Rezonans, bir cismin ileri-geri ve aşağı-yukarı hareketinden başka bir şey değildir… İler-geri hareketi “titreşim”, aşağı-yukarı olan hareketine de “salınma” olarak adlandırılıyor… Rezonans halinde “salınma”nın belirli ve spesifik bir frekansı vardır… Bu salınma kısa bir sürede yüksek seviyelere çıkarak bir enerji topu haline gelir… Bu enerjiyi bir şekilde boşaltmazsak, cisim ne ise ya patlayacak ya da çökecektir… Bu cisim bir mekanik aygıt veya bir elektrik devresi de olabilir… Bu bir mekanik rezonans olayıdır…

 

Bu olayın en güzel örneği, Amerika’da 7 Kasım 1940’da daha açılışından 4 ay geçtikten sonra, Tacoma-Narrow köprüsünün çöküşünde yaşanmıştır… Köprü saatte 140 mil süratle esen rüzgâra göre tasarlanmış olmasına rağmen, çöküş olayı rüzgârın 42 mil estiği sırada meydana gelmiştir… Amerika’da New Hampshire eyaleti karayolları departmanında köprü mühendisi olarak çalışmış bir mühendis olarak, bu olayın en çok bilinen örnek vakalardan biri olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim… İddialara göre, köprünün doğal titreşim – salınma frekansı rüzgarın azami 140 mil esmesine göre hesaplanılmış fakat düşük frekansta esecek tersi rüzgarların meydana getireceği salınma frekansına göre tasarlanmamıştır… Bu nedenle köprünün doğal frekansı, Sır’rın “benzer benzeri çözer” kavramında olduğu gibi 42 mil süratle esen rüzgarın salınma frekansına eşit olduğunda köprü çözülmüştür yani çökmüştür… Köprünün aşırı bir şekilde aşağı-yukarı salınması neticesinde köprü yerle bir olmuştur…

 

Bu olay biyolojik rezonans cihazları ile yapılan terapilerde insan organizmasındaki enerji blokajlarının rezonans ile ortadan kaldırılması gibidir… Rezonans, bir köprünün çökmesine sebep olabilir, yanlış bir parça montajının yarattığı bir helikopter havada parçalanabilir… Bu fiziksel örneklemelerden, özellikle rezonansın ne anlama geldiğini kolaylaştırmak ve “mekanik rezonans” ile “biyolojik rezonans” arasındaki farklılığa dikkat çekmek için kısaca bahsetmek istedik… Oysa amacımız sır’rın sır’rı olan biyolojik rezonans fenomeninin insan için ne denli mucizevi bir olay olduğunu vurgulamak… Rezonansı anlamanın en çarpıcı örneği radyo elektromanyetik alan dalgalarıdır… Radyo, televizyon gibi cihazların çalışma prensibi de aynı frekansta bulunan dalga boyları üzerinden bilgi transferi yaptığımız rezonans hadisesine dayanır…

 

Bir not olarak vurgulamak gerekirse, radyoyu icat edenin Marconi değil Amerikalı ünlü bilim adamı Nikola Tesla (1856 – 1943) olduğudur… Tesla, Marconi’den önce rezonans prensipleri sayesinde radyo mesajlarının vericilerle verilip, alıcılar sayesinde alınabileceğini ortaya çıkarmıştır… İşte insan da, bu anlamda düşünce mesajlarını bir radyo vericisi gibi verip ve bir radyo alıcısı gibi alabilmelidir… Dünyada yaklaşık 6,5 milyar insanın yaşadığını varsayarsak, 6.5 milyar radyo alıcı ve vericinin olduğunu da hayal edebiliriz…

 

Bu doğru bir tez ise, evreni bir ağ gibi sarmalayan elektromanyetik alanlar sayesinde insanlar adeta birbirleri ile farkında olmadan haberleşmektedirler… Örneğin, sevgi, sağlık veya para konusunda bir probleminiz mi var; bu konularla ilgili aynı düşünce frekansında olan insanlarla temasa geçip birbirinize hatta belki tam da farkında olmadan yardımcı olabilirsiniz… Sevgi isteyin sevgiyi, sağlık isteyin sağlığı, para isteyin parayı bulabilirsiniz… Yeter ki olumlu düşüncelerinizin enerjisi ile yüksek frekansa sahip birisi olun…

 

MEKANİK REZONANS, BİYOLOJİK REZONANS VE İLAHİ ADALET REZONANSI

 

Mekanik rezonans olayının gerçekleşmesi için genelde üç koşul vardır… Birinci koşul, rezonans halinin vuku bulması için, cismin bir doğal frekansı olması şarttır… Doğal frekansı demek, cisim bir şekilde zorlandığında veya uyarıldığında, o cismin salınma özelliği anlamına gelir… Salınma, mekanik bir aygıtta, aygıtın titreşimi veya bir elektrik devresinde değişken voltaj ve akımdır… İkinci koşul, zorlayan gücün cismin doğal frekansına eşit veya eşite yakın olmasıdır… Zorlayan gücün frekansı, aynı frekansı taşıyan cisme tatbik edildiğinde büyük enerji birikimi meydana gelir… Zorlayan güç enerji olduğundan, rezonans halinde cisimde büyük bir enerji birikimine sebep olur… Üçüncü koşul ise enerji kaybının, boşaltılmasının istenip istenmediğidir… Tacoma Narrows köprüsü olayında veya mekanik bir aygıtın zarar görmesinde olduğu gibi mekanik rezonansın bu yıkıcı yönü daima dikkate alınmalıdır…

 

Ancak insan organizmasının fonksiyonel ve yapısal işlevlerinin düzenlenmesi için uygulanan homeopati ve biyolojik rezonans uygulamalarında, biyolojik rezonans tam tersine bir tedavi aracı olarak kullanılmaktadır… Böylece vücudumuzun doğal savunma mekanizması yani bağışıklık sistemi uyarılarak harekete geçirilmektedir… Bu olayın ilaçsız tedavilerde kullanılması, bazı çevrelerce devrim olarak nitelendirilmektedir… Bağışıklık sistemimiz güçlü olduğu sürece, bütünsel denge halindeki vücudumuz bütün hastalıkların üstesinden gelecek ve yaşamına hasta olmadan veya hastalığa karşı daha dirençli devam edebilecek kabiliyete sahip olacaktır…

 

İlahi Adalet’in tecellisi de bir rezonans fenomenidir… İlahi Adalet, bir toplumda birine ya da birşeye karşı yapılan kötülüğün ve haksızlığın, bir gün o kişiye geri gelmesi anlamını taşır… Ve işlenen bir günahın yada suçun bir bumerang gibi dönüp kişiye geri dönmesidir… “Keser döner, sap döner, gün gelir hesap döner” sözü de İlahi Adalet’in bir ifadesi olarak toplumda sıkça kullanılır… İlahi Adalet, kısaca, Yaratan’ın bir tür adalet sistemi olarak algılanır… Adaletin bir şekilde tecelli edeceği “etme bulma dünyası”ndan söz edilir… Kötülük kimsenin yanına kar kalmaz… Can yakanın da canı yanar… “Çamur at, izi kalsın” gibi yine sıkça kullanılan bu söz, o çamurun bir şekilde çamuru atan kişiye de sıçrayacağı anlamına gelir… Yaşamımızda alacağımız her ahın bir bedeli olduğu ve cezasız kalmayacağı anlamını taşır…

 

Çekim yasasını İlahi bir bütünsel sistem olarak kabul edersek, aslında İlahi Adalet’i bu sistemin bir parçası olarak da kabul edebiliriz… Böylece “Benzer benzeri çeker” ilkesini, İlahi Adalet’i tanımlamada da kullanabiliriz… “İyilik yap iyilik, kötülük yap kötülük bul” sözü de bu anlama gelmiyor mu? Eğer İlahi Adalet, çekim yasasının bir uzantısı ise rezonans olayı da İlahi Adalet sır’rının sır’rı değil midir? İlahi Adalet rezonansı, rezonans özelliği taşıyan düşüncenin bazı frekanslarda maksimum manyetik salınma büyüklüğüne ulaşma eğiliminde olması anlamını taşır… Kötülük veya haksızlık yapmak, günah veya suç işlemek, can yakmak, ah almak gibi olumsuz düşünceler, insan bilincinin yüksek enerji seviyelerindeki elektromanyetik dalgalarla ifade edilir…

 

Zihnimiz ne kadar çok olumsuz bir düşünce üzerine odaklanırsa ve o doğrultuda beynimize yüklenirse, o düşünce o yönde gerçekleşir… Ve olumsuz düşüncelerimizin yarattığı negatif eylem enerjisi, rezonans fenomeni ile bize geri döner… Yaptığımız bütün kötülüklerin ve haksızlıkların bilinçaltımızdaki, ruhsal bedenin karakutusu olan karma’da kayıtlı olduğunu unutmayalım… İnsan farkında olmasa da, adeta bir radyo vericisi gibidir… Tüm olumlu veya olumsuz düşüncelerimiz, evreni sarıp sarmalayan sonsuz ve karmaşık enerji alanlarının örtüsü içinde, devamlı titreyen ve salınan enerji parçacıklarıdır… Bu nedenle, kötülük yaptığımızda yada günah işlediğimizde kimseler bilmiyor diye huzurlu ve güvende olamayız… Çünkü İlahi Adalet’in sistemi, gerçek bizi bizden daha iyi algılıyor ve buna göre bir şekilde mükafatlandırıyor ya da cezalandırıyor diye açıklayabiliriz…

 

İlahi Adalet ile çekim yasası üç boyutlu bir rezonans anlamı kazanıyor… Mekanik rezonans, biyolojik rezonans ve İlahi Adalet rezonansı… Mekanik rezonans çekim yasasının yıkıcı yönünü, biyolojik rezonans insan sağlığındaki rolünü, İlahi Adalet rezonansı ise insanoğlunun ve evrenin adalet sistemini ifade ediyor… Düşüncelerimizin enerji ile yüklü olduğunda yaydığı elektromanyetik dalgaları ile radyo alıcı ve vericileri gibi yaşamımıza yol gösterecek mucizevî mesajları getirecektir…

 

Sonuçta, Sır’rın çekim yasası olduğunu… Bu yasanın “benzer benzeri çözer” ve “benzer benzeri çeker” ilkelerini içerdiğini ifade etmeye çalıştık… Bu iki ilkenin arkasındaki ana nedenin “rezonans” olduğunu vurguladık… Ve hep yapıcı ve olumlu enerji taşıyan rezonansların peşinde olmamız gerektiğini not ettik… Öyle inanıyorum ki, yeni çağda bu açılımlar bize mutlu, içinde manevi, maddi ve sağlık zenginlikleri taşıyan yepyeni bir yaşam dünyasının ufuklarını aralayacaktır…

 

Evrensel yasalardan olan çekim yasasının sır’rı, “benzer benzeri çeker” ya da “benzer benzeri çözer” olarak da ifade edilebilir… Aslında doğru ifade, sır’rın hem “benzer benzeri çeker” hem de “benzer benzeri çözer” olduğudur… Bunun nedeni de rezonans olayında saklıdır… Evrende her şey titreşim halindedir ve rezonans yapar, yani tınlar ve çınlar… Tınlamalar, çınlamalar kuantum bilgisi taşırlar… Rezonans halinde iken düşüncelerimiz başka insanların düşüncelerini de çekebilir… Çünkü evren kendi içsel ve sonsuz denizinde tüm enerjileri barındırır…

Evrende her şey titrer.

Bedenimizdeki her çeşit hücre , organ ve diğer tüm canlı organizma sistemlerinin, kendine özgü titreşimi vardır. Her ağaç , bitki , çiçek , hatta mineraller de spesifik titreşim içindedirler.

Her düşüncenin , duygunun , coşkunun , heyecanın titreşimi olduğu gibi , her ses ve renk de titreşim özelliği taşır. Titreşim bir denge noktası etrafındaki salınımdır.

Bu salınımlar bir sarkacın periyodik hareketi olabileceği gibi , alternatif akımın (ACE) sürekli ve düzenli bir şekilde yön değiştirmesi gibi de olabilir. Beynimizdeki sinir hücrelerinden yayılan sinyallerin titreşimi ve salınımı sonucunda , vücudumuzdaki tüm hücreler harekete geçer.

Belirli bir sürede, bir titreşim hareketinin tekrarlanmasına salınım hareketi denir. Bu gidip gelme hareketi , yani salınım hareketi , basit harmonik hareket olarak da adlandırılır. Salınım hareketi yapan bir kaynağın bir saniyede yaptığı salınım sayısına frekans denir.

Şehir elektriğinin akımı, sıfırdan başlayıp kısa sürede bir güce erişir ; sonra sıfıra düşer ve yönünü değiştirip ters yönde akmaya başlar. Bu akım alternatif akımdır (ACE) . Alternatif akımın zaman içinde değişimi sinüs dalgaları şeklindedir. Elektromanyetik dalga ise, bir frekans kaynağından üretilen ve boşlukta yayılan bir alandır. Başka bir ifadeyle elektromanyetik alan , bir enerji kaynağının sinyalleri ile etrafa yaydığı dalgaların oluşturduğu boşluktur. Örneğin , radyo ve televizyon prensipleri elektromanyetik fenomenin çarpıcı örnekleridir. Radyo istasyonu verici , radyolar ise alıcı istasyonlardır. Radyo dalgaları ile yayın yapan istasyonlar iki ayrı modülasyon tekniği ile işlevlerini yaparlar. Birincisi , genlik modülasyon / AM (Amplitude modülation ) sistemi , diğeri ise frekans modülasyon/ FM (Frequency Modülation ) tekniğidir. Verici istasyon , elektromanyetik dalga yayıcısı , alıcı istasyonlar ise radyo dalgalarındaki ses modülasyonlarını yani titreşimleri ve salınım hareketlerini önce elektronik ortama, sonra da sese çeviren elektronik cihazlardır.

Telsiz telefonlar ve telsizler ise hem alıcı hem de vericidirler. Televizyon prensibinde , yayının gerçekleştirilmesi üç ana bölümde oluşur. Birincisi resimleri elektrik sinyaline çeviren ” kamera” , ikincisi bu elektrik sinyallerini düzenleyen ve ek sinyalleri ekleyen “stüdyo” ve üçüncüsü sinyallerin modüle edilip anten kanalıyla atmosfere elektromanyetik dalga olarak veren “verici” bölümüdür. Televizyon kamerasının resim bilgilerinin çıkışında meydana gelen video sinyalleri , kuvvetlendiricilerle yükseltilip modülatöre aktarılır ve modülatörün modülasyonu ile tekrar yükseltilerek belli bir seviyeye getirilir. Ve eşanlı bir şekilde stüdyoda, ses sinyali, mikrofon aracılığı ile elektrik sinyaline dönüşür ve amplifikatörler ile bu sinyaller yükseltilir.

Bu aşamadan sonra; oluşturulan resim ve ses sinyalleri duplexer aracılığı ile birleştirilerek, ortak bir anten vasıtasıyla, elektromanyetik dalgalar şeklinde atmosfere gönderilir. Televizyon alıcısı , kendi anteni ile boşluktaki elektromanyetik dalgaları alır ve radyo frekans amplifikatöründe salınım genliği yükseltilir. TV cihazının dedektörü ile ses ve resim titreşim ve salınım bilgileri, taşıyıcı sinyallerden arındırılarak yükseltilir ; hoparlörde ses , resim tüpünde ise resim olarak yayınlanır. Atmosfer , dünyamızdaki tüm canlıları koruyan muhteşem bir kalkandır ve yedi katmandan oluşur. Bu katmanlardan her birinin , yeryüzünde yaşayan bütün insanların ve canlı varlıkların yaşamı bakımından çok önemli görevleri vardır. Zararlı ışınlardan korunmanın yanı sıra ; yağmur oluşmasından , radyo dalgalarının yansıtılmasına ve göktaşlarının engellenmesine kadar her katman özel bir görev görür.

Bu katmanlar,yeryüzünden başlayarak, şu tabakalardan oluşur;

1. Troposfer

2. Stratosfer

3. Ozonosfer

4. Mezosfer

5. Termosfer

6. İyonosfer

7. Ekzosfer

Radyo ve TV haberleşmesinin sağlanması iyonosfer katmanında oluşur. İyonosfer, gökyüzünden yaklaşık 50-450 km yükseklikte bir atmosfer tabakasıdır. Güneşten gelen radyasyonun etkisiyle, iyonosferdeki atomlar elektronlarını kaybeder ve elektrik yüklü parçacıklar ve gazlar haline dönüşür. Ve iyonosfer sayesinde radyo ve telsiz elektromanyetik dalgalarının (EM) yansıması mümkün olur. Işık hızında hareket eden bu EM dalgalar fotonlardan oluşur. Fotonlar, ışığın temel parçacığıdır ve 300.000 km/saniye civarında bir hızla hareket ederler. İyonosferde absorbe edilen radyo EM dalgaları , uzaya yayılır ve yansıyarak dünyamıza geri döner. Radyo alıcıları da sesi elektronik ortama aktarır, sonra da sese çevirirler. Radyo ve TV prensiplerinden söz etmemizin ana nedeni , enerji parçacıkları olarak tanımladığımız düşüncelerimizin kaynağı olan bilinçli zihnimizin de aynı prensipler doğrultusundaki etkinliklerine / eylemlerine dikkat çekmektir.

Radyo benzeşmesi dualarımızın EM sinyalleri içinde geçerli olabilir. Belki yoğun bir şekilde dualarımıza odaklanmama nedeniyle beyin modülatörünün ürettiği EM sinyalleri , frekans yetersizliği ile hedefine ulaşamıyabilir. Ve çoğumuz dualarımız niye gerçekleşmiyor diye kendimizi değil kaderimizi suçlarız.

İngiltere’deki Surrey Üniversitesi , moleküler genetik profesörü John Joe Mc Fadde , bilinçli zihnimizin bir elektromanyetik alan olduğunu ifade ediyor. Mc Fadde , “Bir cisim gördüğümüz zaman retinamıza gelen sinyaller , sinir yoluyla iyon kaynaklı elektrik dalgaları olarak hareket ederler” diyor. Ve bu dalgalar sinir merkezine ulaştıklarında sinyaller , kimyasal nöroileticiler kanalıyla sonraki sinirlere atlar. Alıcı reseptör sinirler dışarıdan gelen uyarıcı sinyallerin doğrultusunda , iletim yapıp yapmayacağına karar verir. Ve bu yolla, elektriksel sinyaller bedenimize yayılmadan önce, beyinde işlem görürler. Gündeme getirme heyecanı içinde olduğumuz diğer bir hipotez , ” Zihnimizin düşünce enformasyonlarını diğer zihinlere aktarıp , doğrudan doğruya bağlantı kurarak, bilgi alışverişinde bulunabilir miyiz ?” sualini içermektedir. Bu sualin cevabına , ” Sırrın Sırrı” ve “Yazgı/ Değişken Kader” kitaplarımdan aktaracağım bazı alıntılarla devam edebiliriz.

Evrende her şey ENERJİDİR !…

Düşüncelerimiz de enerji parçacıklarıdır. İçinde bulunduğumuz kuantum evrende her şey birbirini etkiler. Bütün bu düşüncelerin enerji parçacıkları bizim düşüncelerimizin yaydığı biyo-elektromanyetik alanlara da karşılık verebilirler. Önemli olan, yaydığımız biyoelektromanyetik dalga frekanslarının, aynı frekansta olan diğer benzer kuantum parçacıklarından yanıt bulabilmesidir. Bunu gerçekleştirebilirsek , yaşamımızda arzu ettiğimiz ve bedelini bir şekilde ödeyeceğimiz yazgı çizgisini gerçekleştirebiliriz. Prof. Fred Alan Wolf, düşünceyi gerçeğe dönüştürebilecek sezgiyi “hareket” olarak ifade ediyor.

Wolf’a göre, yapmamız gereken dört eylem şöyle sıralanıyor;

Düşünürsek “zaman” oluruz.

Hissedersek “boşluk” oluruz.

Duygulanırsak “enerji” oluruz.

Sezersek “hareket” oluruz.

Zaman olmayı , kendini bir nehrin akışına bırakmaya ve onunla sürüklenmeye benzeten Prof. Wolf; bu benzetmeyi nehirle beraber sürüklenildiğinde , kıyısında oturup bütün şiddetiyle aktığını gözlemleyeceğimiz suyun aniden sessizleşip hareketini kaybettiğini deneyimler ve zamanı kaybederiz , çünkü “zamana dönüşürüz” diyor. “Boşluk” olayını ise , hislerin yani elektronların veya diğer anlamda elektrik yüklü atom- altı enerji parçacıklarının boşlukta yanıt bulması olarak tanımlıyor. “Enerji” dönüşümünü de duygusal enerji parçacıklarının , hislerimizin elektronlarını iyonize ederek enerjiye dönüşmesi olarak ifade ediyor. “Sezgi” yi de , yoğunlaşan duygularımızın harekete geçmesi ile beynimizde oluşan ışık hızındaki elektromanyetik sinyalleri atmosfere gönderen , bir radyo istasyonunun verici yayın gücüne benzetiyor.  dualarınızı /hayallerinizi yani hedeflerinizin i düşüncelerini gerçekleştirmek için atılması gereken adımları not edin. Konu hedefler yani mutluluk hedefleri olunca mutluluk ve huzurun ne anlama geldiği ile ilgili birkaç not düşmek istiyorum.

Bireyin dünyaya gelmek amacı mutlu olmak değil, huzurlu olmak yani ruhsal anlamda tekamül etmek /olgunlaşmak/ evrimleşmek olmalıdır. Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre mutluluk “bütün özlemlere eksiksiz ve sürekli olarak ulaşılmaktan doğan sevinç durumu”dur. Kişisel olarak bu tanımı doğru bulmuyorum. Sosyal çevrenize şöyle bir bakın, kişisel özlemlerine eksiksiz ve sürekli olarak ulaşmış bir insan gösterebilirmisiniz? Gösteremezsiniz çünkü böyle bir nitelendirme ; o kişinin iç dünyası değil , ancak dış dünyası algılanarak yapılabilir. Oysa tekamül insanın ruhsal dünyası ile ilgilidir. Dr. Bedri Ruhiselman’ın dediği gibi sadece maddelere ve objelere bağlı mutluluklar doğal olarak cansız şeyler gibi geçicidir oysa “hakiki mutluluk” (huzur) canlı varlıklara duyulan sevgidir.

Söz konusu hedefler bağlamında Budizm öğretisi şöyle der;

“Bütün mutsuz olanlar yalnız kendi mutlulukları peşinde koşanlardır. Bütün mutlu olanlar ise başkalarının mutlu olması için çalışanlardır.”

Özetle mutluluk bir sonuç, huzur ise amaçtır.

Eğer kişi için sadece mutluluktan alınacak sonuçlar önemli ise bilinmelidir ki onca bedel ödendikten sonra o mutluluk elde edildiğinde anında unutulacak ve yerine yeni mutluluk hedefleri gündeme gelecek ve bu stres döngüsü nedeniyle kişi yaşamında bir türlü huzuru yakalıyamayacaktır. Ticaret ve iş yaşamında maddi şeylerle ilgili hedefleri yakalamak insana geçici mutluluklar verebilir. Ancak kişi şu suale cevap vermelidir; Bu tür bir mutluluk için çekilecek sıkıntıların /zorlukların kendime ve yakın çevreme vereceği stresin tahribatına değer mi? Önemli olan bu muhasebenin başlangıçta yapılmasıdır. Bütün bu nedenlerde , hedeflerin seçiminde dikkatli olunmalı ve dualarımızı süsleyen yaşam hedeflerinin seçiminde , arzulanan amaçlar ve sonuçlar birlikte gözetilmelidir.

Şimdi yaşamınıza anlam verecek hedefleri aklınızda belirleyin. Bunları iki kategoriye ayırabilirsiniz. Sağlık ve sevgi ihtiyaçları, genelde iç dünyamızı ilgilendirirken, güven ve başarı dış dünyamızla daha yakından ilişkilidir. Bu nedenle yan yana görünen iki piramide alt alta yazdığımız hedeflerimizi tek tek hayalinizde yaşayın. Ve her akşam yatarken ve her sabah kalkmadan zihninizde bu “sicim yumağı”nı canlandırın. Aklınızda her hedefi teker teker sanki gerçek hayatta yaşıyormuş gibi resimlendirin, gerçekmiş gibi hissedin. Tanrı bu nimetleri size verdiği için yoğun bir şekilde duygulanın.

DÜŞÜNCEYİ GERÇEĞE DÖNÜŞTÜRMENİN FENOMENİ.

Zihninizdeki dualarınızın /düşüncelerinizin enformasyonunu taşıyan sicim parçacıklarının beyin modülatörü sayesinde radyo sinyalleri gibi elektromanyetik sinyallere dönüştüğünü ve boşluğa doğru hareket ettiklerini hayal edin. İnsanlığın evrendeki tüm düşünce zerrecikleri adeta birbirinin farkındadır. Bu farkındalık, aynı frekansta titreşen sicimlerin rezone olmasıyla enformasyon aktarımı fenomenini gerçekleştirebilir. Ve evrensel yasaların “ne yaparsan sana geri gelir” etki-tepki prensibi ile “benzer, benzeri çekecek”, isteklerinizin, hayallerinizin hayata geçirilmesi karşısında belki ben nasıl oldu da bütün bunları başarabildim diye şaşıracaksınız. Bedenimizin kumanda merkezi beynimizdir. Beynimiz milyonlarca sinir hücrelerinden oluşan mucizevi bir organ olup , vücudumuzdaki tüm sinir ağı ile irtibatlıdır. Düşüncelerimiz ile beynimiz biyo- elektromanyetiksel sinyaller göndererek, beden içi hücreleri etkileyebildiği gibi, başka beyinlerin de bu sinyalleri algılamasını sağlanabilir. Böylece düşüncelerin bir zihinden başka zihinlere gönderilip yanıtlar bulabilmesi, radyo sinyallerinin çalışma prensiplerine benzer şekilde mümkün olabilir. Radyo prensibinin haberleşme fenomenini destekleyen diğer bir yaklaşım, ünlü bir araştırmacı biyolog olan Dr. Rupert Sheldrake’in “morfik alan” kavramıdır.” Morfik rezonans” hipotezini ortaya atan Sheldrake , tüm sistemlerin enerji ve madde faktöründen başka , bir de görünmeyen / süptil alanlar tarafından organize edildiğini ileri sürmektedir. Bu alanları ” morfik alan” olarak ifade eden Sheldrake’ nin bu hipotezine göre morfik alan yani canlı “form”ların , diğer morfik birimler ile ortak davranışları , benzer düşünce güçleri ile meydana gelir. Ve bu hipotez , organizmaların ister insan , ister hayvan ya da bitki olsun , geçmiş biçim ve davranışları ile sonraki organizmaları etkilediğini belirtir , tanıtlar. Söz konusu iletişim olayına ” morfojenez alan” adını veren Sheldrake , bu alanın hareketi ile , zaman ve mekan içindeki “uzaktan etkide” bulunmayı ifade etmektedir. Sheldrake’in bu varsayımı ile , duygu dışı bilinçaltı algılarımızın, morfik alanlar sayesinde , insanlığı nasıl birbirine bağladığı gözler önüne serilmektedir….Kaynak:infoteizm.com

Düşünmeye Çağrı